İSMAİL YERGUZ İLE ÇEVİRİ UĞRAŞI KONUSUNDA SENLİBENLİ BİR SÖYLEŞİ
– Fransızcadan dilimize yaptığın çevirilerle tanınıyorsun. İlk akla gelen soru: Neden çevirmenlik? Hayatını kazanmak için bir meslek gerekiyorsa çevirmenliği seçiyorsun da neden edebiyat alanında çeviri?
– Benim Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenciliğim döneminde bitirme tezi çalışması zorunluğu vardı. Ben tezimi Adnan Benk’le yapmıştım. Corneille’in trajedi anlayışıyla ilgiliydi. Temel metinlerinden birinin çevirisi ve trajediyle ilgili düşünceleri. Aynı dönemde hoca Meydan Larousse’un çeviri bölümünü yönetiyordu, "İlla gel sen de çalış!” dedi. Bir süre birlikte çalıştık. O süreçte dostluğunu da esirgemedi benden ki her zaman övünürüm bu dostlukla. Toprağı bol olsun, bütün öğrencileri gibi ben de çok şey öğrendim ondan. Hayat, çeviri, edebiyat vb. Çok zeki, çok parlak bir insandı, malumu ilama gerek yok! Fakülte bittikten sonra askere gittim geldim. İstanbul’a geldikçe görüşüyorduk o arada, ilişkimiz hiç kesilmedi. Askerlik bitti, yine hoca aracılığıyla kendimi Türkiye’nin bir numaralı ansiklopedi yayıncısı, "Gelişim”de buldum. Çok sık görüşüyorduk. Dostlarını, öğrencilerini yemeğe davet etmeyi çok severdi, hep kendisine gidilsin isterdi, başkasına misafirliğe gitmekten hoşlanmazdı. Söylemeye bile gerek yok, çok demokrat bir insandı, sofrası bir okul gibiydi, özellikle keyfi yerinde olduğunda bir anlamda derslerine orada devam ederdi. Birçok entelektüeli, yazar, şair, akademisyeni onun aracılığıyla tanıdım. Senin de bildiğin gibi çok renkli, esprili bir insandı. Bu arada yine bir gece, geç vakitte bir şey takıldı kafama. Bu kadar bilgi, böylesine işlek bir zekâ ama içki masalarında kaybolup gidiyor bütün güzellikler… Bunların mutlaka yazıya dökülmesi gerekir, bir yolunu bulmalıyız dedim içimden ve bunun yolunun da bir dergi çıkarmaktan geçtiğini düşündüm. Onu ikna ettik, patronu ikna ettik. Ve Çağdaş Eleştiri dergisi çıkmaya başladı. Bence çok iyi bir edebiyat dergisiydi. Derginin çıkmasına ben önayak oldum, adını ben koydum, ilk başta da sorumlu yönetmenliğini ben üstlendim. Sonra yollar ayrıldı, dolaşıyorum yayınevi yayınevi. Bu arada Can Yayınları’na uğradım. Erdal Abi (Öz) illa bir çeviri yap bize, dedi, o arada gene Enver Abi (Aytekin, Sosyal Yayınlar) aynı şeyi söyledi. Seksenli yılların başı. Velhasıl böyle başladım çeviriye. Uzun süre, çevirdiğim her kitap için "Bu son! Bundan sonra katiyen bir kitap daha çevirmem” diyordum ama işte iki yüz yetmiş kitap olmuş! Benim derdim esas yazı yazmaktı. Çocukluğumdan beri biriktirmiş olduğum defterlerim hâlâ duruyor. Çeşitli notlar, gözlemler, denemeler, kitap incelemeleri, küçük hikâyeler. Bir türlü vakit bulup derleyip toparlayamadım onları. Bir süre sonra parasal olarak da bağlanmak zorunda kaldım çeviriye. Ansiklopedilerde çalıştığım dönemlerde bırakamadım. akşamları işten çıkınca, sabah işe gitmeden önce, tatil günleri sürekli çeviri yaptım. Gençlik yıllarında vücut kaldırıyordu böyle durmaksızın deli gibi çalışmayı. Yani ben aslında yazmak istiyordum. Neler yazabilirdim, yazdıklarımı kim okurdu bilmiyorum. İşte bu yazı işinden başka bir şey yapamayacağımdan buna en yakın işlerden biri de çeviri olduğundan çevirmen oldum diyelim sorunun esas cevabı olarak.
– Hocaların yalnızca öğretim üyesi değildi, edebiyat ve dilbilim alanlarına emeği geçmiş yazarlardı aynı zamanda. Adnan Benk, Süheyla Bayrav, Tahsin Yücel, Berke Vardar’la ilişkinin sürdüğünü biliyorum. Biraz onlardan da söz eder misin? Edebiyat çevirmeni olmanda onların da etkisi oldu mu?
– Ben edebiyatı, çeviri dahil edebiyatın içine giren her şeyi onlardan öğrendim. Hepsi sıradışı, çok bilgili, olağanüstü hocalardı. Uluslararası şöhrete sahiptiler. Düşünebiliyor musun Adnan Benk, Larousse’un bir matematik maddesinde bir yanlış buluyor, o zaman mail falan yok, Fransa’ya mektup yazılıyor, yanlışlık kabul ediliyor ve teşekkür mektubu geliyor. Bir dergide çıkan bir yazısı için Sartre kendisine mektup yazıp, çok beğendiğini söylemiş. Adnan Benk edebiyat değil müzik okumak istiyormuş, bir süre konservatuvara devam etmiş ama aileyi ikna edemeyince edebiyat fakültesine girmiş. Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünün kütüphanesine girmiş, camlı dolapların içindeki Fransızca bütün kitapları okumuş. Fakültenin kurucuları Auerbach, Spitzer gibi hocaları da hayrete düşürecek kadar lüzumsuz bilgili bir öğrenci haline gelmiş. Yirmi gün gibi, o bağlamda dudak uçuklatacak kadar kısa bir sürede kusursuz bir doçentlik tezi hazırlamış olduğunu da yine Süheyla Hanım söylerdi. Hocalarımız içinde en üretken olanı hiç kuşkusuz Tahsin Yücel’di. Olağanüstü çalışkan. Kulakları çınlasın eşi Gülçin Hanım bir söyleşide, "Ben Tahsin’i ensesinden tanırım” demişti. Yüze yakın çeviri, bilimsel kitaplar, romanlar, öyküler, dergilerde, gazetelerde bir yığın yazı! Tahsin Hoca’nın belirgin özelliklerden biri özel hayatında olduğu gibi derslerde de çok kibar ve nazik olmasıydı. İlk çeviri nosyonumu veren hocalarımdan olmuştur. Süheyla Bayrav çok iyi bir dilbilimci olmanın yanında özellikle ortaçağ, ortaçağ Fransız edebiyatı konusunda tam bir uzmandı. Berke Vardar dilbilimciydi. Dilbilim ve Latince dersleri verirdi. Türk dilbiliminin en önemli öncülerinden biridir. Dilbilim terimleri konusunda yaptığı çok önemli çalışmalar, yönettiği Dilbilim dergisi. Saymakla bitmez. çok çalışkan, olağanüstü disiplinli bir hocamızdı, aynı zamanda çok espriliydi. Mizah anlayışı, şakaları unutulmaz. Öğrencilerinin de kendisi gibi disiplinli, çalışkan olmasını isterdi. Hasılı yukarıda da söylediğim gibi hepsi yol gösterici olmuştur benim için. Saygı ve minnetle anıyorum onları.
– Flaubert, Balzac, Blachot ve başka önemli yazarlardan çeviri yapmışsın. Yayınevlerinin öneri ya da istekleri dışında senin de önerdiğin kitaplar, yazarlar oldu mu?
– Evet, özellikle belli bir yaştan ve çevirilerim belli bir sayıya ulaştıktan sonra daha rahat nazlanabilmeye ve ukalalık etmeye başladım ve önerilerim dikkate alınmaya başladı. Önerdiğim ve yayımlanan birçok kitap oldu. Ve yayımlayanlar da pişman olmadılar bildiğim kadarıyla. Satış ve prestij açısından.
– Bir tek yazarın bütün kitaplarını çevirsen hangi yazarı seçerdin ve neden?
– Aragon. Öğrenciliğimden beri ilgilenirim. Öfkenin, isyanın şairi. Her şeyi sindire sindire, aşamalardan geçmiş. Önce Dadacı, sonra gerçeküstücü, son durak toplumcu gerçekçilik. Yıllar önce bir Elsa Triolet kitabı (Mahrem Yazılar) çevirmiştim. O zamandan beri hep isterim bir Aragon külliyatı (ya da seçmeler) yapabilmek. Şu an dört beş çeviri kitabı var ortalarda ama pek fazla ilgi görmemiş nedense. Bir dünya. Romancı, şair, gazeteci, polemikçi, militan. Savaş deneyimi yaşamış. Şiire ve romana yeni bir gözle bakmış, Fransız şansonunun çok sevdiğim üç şarkıcısı Léo Ferré, Jean Ferrat, Brassens, belki başkaları da vardır, birçok şiirini bestelediler. Ben bir de hiç şiir çevirmedim. Onun için çok istiyorum Aragon çevirmeyi.
– André Breton’un Nadja romanının birkaç çevirisi var. Ben senin çevirinden okudum. Daha önce Fransızcasından okumaya yeltenmiştim ama deyim yerindeyse dilinin çetrefilliği yüzünden yarım bırakmıştım! Nadja çevirinin serüvenini merak ediyorum doğrusu.
– İlk ben çevirdim Nadja ve Çılgın Aşk’ı. Beğenildi, okundu. Nadja’da önce çok zorlandım fakat sonra gramatikal yapıdan hiçbir şey çıkmadığını ancak anlayarak, anlamaya çalışarak çevirmek gerektiğini anladığımda işim biraz kolaylaştı. Mümkün mertebe anlam kaybı olmadan anlamaya çalıştım ve bayağı yüksek bir yüzde tutturduğumu sanıyorum.
– Bir de Montaigne’in Denemeler’i çevirin var. Bu önemli ve hacimli bir çeviri. Bu işi nasıl göze aldın? Ne kadar zamanda çevirdin? Ayrıca Montaigne konusunda ne düşünüyorsun?
– Bir kere fakültede her an, birçok vesileyle, dolaylı dolaysız hep yanı başımızda oldu Montaigne. Sabahattin Eyuboğlu çevirisi de hep elimin altındaydı. Sonra bir gün Tahsin Bey’le evinde sohbet ediyorduk. Ona da teklif etmiş büyük bir yayınevi, o da belki biraz şaka yollu, bana bir ev verirlerse yaparım falan gibi laflar etti yani çok büyük para karşılığı yaparım ancak, yoksa uğraşamam demiş herhalde. Sonra laf arasında Fransa’da bir yayınevinin Denemeler’i modern Fransızcayla yayımladığını söyledi. Biliyorsun 1580-90 falan yayım tarihi. Eski Fransızca. Ben hemen buldum kitabı. El Hak üsluba falan hiç dokunmamışlar ama çok eski kelimelerin yerine yenilerini koymuşlar, bir de çok karmaşık, anlaşılmaz cümleleri sadeleştirmek yerine (çünkü üslubu bozmak olurdu bu) bol bol dipnot kullanmışlar ve açıklamalar yapmışlar. O sayede işim biraz kolaylaştı. Yayınevi yönetimini üzmeyecek ve sıkıntıya sokmayacak bir süre içinde bitirdim. Tabii çeviri süreci içinde maddi olarak da desteklediler. Yayınevi de baskısına çok özen gösterdi. Kuşe kâğıt vesaire, bir bölümü ciltli basıldı.
Adamın önemine gelince ne söylenebilir bilmem ki, beş yüz yıldır okunuyor. Bir kuşak yanılır, iki kuşak yanılır, üç kuşak yanılır ama insanlık beş yüz yıl süren bir yanılgı içinde olamaz herhalde! Türünün tek örneği. Kendini anlatan bir insan ve oluşmakta, gelişmekte olan bir yaşam. Esas olarak, galiba Epikurosçuluk diyebileceğimiz bir yaşam biçimi vazetmesi! Belli bir sıra gözetmeksizin her konuya el atmış. Tıp, sanat, kitap, tarih, atlar vb. ne istersen var. Montaigne, "Her insanda insanlığın bütün halleri vardır” ve "Ben bir insanım, insani olan hiçbir şey bana yabancı değildir” gibi aforizmalardan hareketle hem kendisini, hem insanları değerlendirmiş, yargılamış, aynı zamanda yargılayan ve yargılanan olmuştur. Hiçbir zaman bir üstat, bir hoca konumunda görmez kendini, onun sloganı "hep birlikte eğitelim kendimizi”dir. Son derece ölçülü bir kuşkuculuğu vardır ve Montaigne ahlakı dediğimiz kavramın temelinde yatan da budur. İnsanın kendini tanıması çok önemlidir ona göre ve içsel özgürlüğü korumak ancak bu yolla mümkün olabilir. Amacı yargılarında bağımsız ve tutkularına egemen olan bir insana ulaşılmasıdır. Shakespeare, Pascal, Descartes, Nietzsche, Proust, Heidegger gibi filozofları ve yazarları büyük ölçüde etkilemiştir Montaigne. Anladığım kadarıyla vasiyeti şudur: Özgürlüğünüzün üstüne titreyin, kendinizi çok fazla ciddiye almayın, aşırılıklardan kaçının, hoşgörülü olun, bütün insanları kendi yurttaşlarınız, hemşerileriniz gibi görün, hayatı olduğu gibi görün ve kabul edin, tadını çıkarın, doğanın yaşamanızı istediği şeyleri es geçmeyin.
– Değerlendirmekten kaçındın ama bence çok da güzel anlattın Montaigne’i… Çevirmen ağabeyimiz rahmetli Yaşar Avunç ile yakınlığını biliyorum. Onun da çeviriye çok emeği geçmiştir. Yaşamı ve dostluğunuz konusunda anlatacakların vardır…
– Evet. Kadıköy Baylan’da üçümüz birlikte çektirdiğimiz fotoğrafa bakarım arada. Benden çok önce mezun olmuş. Dediğin gibi o da çok emek verdi. Yıllarca bankacılık yapıp emekli olduktan sonra başladı. Ama açığı kapattı. Çok iddialıydı, çok iyi işler çıkardı. Eşini kaybettikten sonra bir huzurevine kapandı ama ölümüne yakın son görüştüğümüzde artık bıraktığını, Türkçeden Fransızcaya şiir çevirileri yaptığını söylemişti. Yorulmuştu anlaşılan. Yaşlılık, iş güç, çeşitli nedenlerle çok sık görüşemiyorduk. Fransızların 14 Temmuz’da Konsoloslukta verdikleri resepsiyonda görüşürdük daha çok. Dediğim gibi iddialıydı, çok eleştirirdi ortamı. Hem Fransızlar hem Türkler, yayıncılar, editörler herkes nasibini alırdı eleştirilerinden. Ama sonunda galiba bulunduğu ortamda hiçbir şeyin kendisinin istediği gibi olamayacağını anladı ve küstü her şeye. Hoş bir ağabeyimizdi.
– Senin fakültede dönem arkadaşlarından edebiyat, dil ya da çeviri alanlarında uğraş verenler var mı? Varsa onlardan da söz eder misin?
– Çok ilginç bu soru! Bilebildiğim kadarıyla yazar, çevirmen yok gibi. Yazmak neyse de çeviri tabii herkes için çok zahmetli, zor, getirisi olmayan bir iş olduğundan herkes uzak duruyor haklı olarak. Öyle sadece bir deneme yapmış, bir kitap çevirip sonra hayatın böyle yaşanamayacağını düşünüp bırakanları tanıyorum. Haklılar tabii kendilerine göre. Yeni başladığım günleri hatırlıyorum da nasıl sıkıntılar çektiğimi, neler yaşadığımı sana anlatmama hiç gerek yok! Saman kâğıda, israf olmasın diye arkalı önlü tükenmez kalemle yazardım, onları düzeltirdim, kirlenen sayfaları yeniden yazardım, sonra onları daktiloya çekerdim. Daktilolu sayfaları oku, düzelt, çok kirli sayfaları bir daha yeniden yaz. Çantaya ya da naylon poşete doldur, yayınevine götür, yazılar dizilsin, onları oku, çok kirlenmiş sayfaları gene oku! Bunlar şimdi şaka gibi gelir gençlere! Yaklaşık elli yıl sonra, bugün bile özlediğimiz bir ortama kavuşamadık! Bazen Fransız meslektaşlarla da konuştuğum olurdu. İşte Batı dünyası, gelişmiş ülkeler falan ama durum üç aşağı beş yukarı aynı. Çabuk yapacaksın, iyi yapacaksın, katiyen para için sıkıştırmayacaksın. Onların söylediği de bu. Şimdilerde Fransa’da başka bir sorun çıkmış: Bütün çevirmenlere yetecek kadar çevrilecek kitap veremiyormuş yayınevleri! Çevirmen fazlalığı varmış yani! Her yayınevi kendi çevirmen kadrosunu yaratmak zorundadır, yoksa olmaz. Hani nerede? Yeşertilmiyor o ortam!
– Şimdi sana belki en başta sormam gereken soruyu sorayım. Nasıl bir iş sence bu çeviri işi, ne oluyor, kuramsal olarak pratik olarak, ne diyorsun?
– Benim bu işlerin çok dışında bir arkadaşım, "Nasıl yapılıyor bu iş, ne yapıyorsun?” falan diye sorardı hep, ben de hep şaka yollu, "Bu iş zaten dil bilmeyenler için yapıldığına göre yabancı dil falan bilmeye gerek yok” derdim. İşte gene malumu ilam edelim. Çeviri ihanettir, "Sadığı güzel olmaz, güzeli sadık olmaz”, "Peçe üzerinden kız öpmek gibi bir şeydir bu” diye tarif edilir hep. Bu çevirmenlik mesleği de işte bir ihtiyaçtan doğmuştur. Rönesans döneminden başlayarak eskiçağ yapıtlarının Yunanca ve Latince bilmeyenlere tanıtılması meselesi. Kaç sene oldu bilmiyorum. Yetmişli yıllar. Bir sabah Kadıköy vapurunda Vedat Abiye (Günyol) rastladım. İşte hoşbeş, selam kelam. Tahsilata mı gidiyorsun abi? dedim. "Evet, avcumu yalayıp dönücem her zamanki gibi!” dedi. Ya işte öyle, kendi tabiriyle koltuğunun altında bir iğneci ya da sünnetçi çantasıyla dolaşır dururdu!.. Yani benim çektiğim sıkıntılardan çok daha fazlasını çektiğini biliyorum. Son zamanlarında sokakta bile kaldı adamcağız! Ama ben hiç asık suratlı görmedim onu, hep güler yüzlüydü. Müthiş tevekküllü bir insandı o anlamda! Ben de o sıralarda gene çok içinden çıkılmaz bir şey çevirmeye çalışıyorum. O tür sıkıntılardan bahsettim!.. Biliyorsun cumhuriyetin ilk yıllarında Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığında hummalı bir çeviri faaliyeti oldu. Üçer kişilik gruplar halinde çeviri yapıyorlarmış. Biri Vedat Günyol, bir Shakespeare metni çeviriyorlarmış. Bir cümleyi ya da paragrafı her biri çevirip okuyormuş! Sonra birinin çevirisinde, aynen ya da eklemeler çıkarmalarla mutabık kalıp öbür cümle ya da paragrafa geçiyorlarmış! Bir yere gelmişler. Çeviren dahil hiçbirinin içine sinmemiş çevrilen yer. Kalakalmışlar öyle, ilerleyemiyorlar! Sonra biri, "Tek çıkar yol, Shakespeare’in ruhunu çağırmak” demiş, "başka türlü olmayacak.” Ben de "Abi ruhu gelse bile bir faydası olmayabilir çünkü o cümleyi ya da paragrafı yazdığı andaki Shakespeare olması lazım” dedim, gülüştük! İşte böyle bir iş bu çeviri. Şimdi gerçekten edebiyat metinlerinde böyle çok anlamlı, alt katmanlı metinlerde yüzde yüz doğru bir çeviri, yorum ancak o andaki yazarın orada olmasıyla mümkündür. Yoksa anlam yitimi, anlam fazlalığı, anlamın berisinde kalmak, anlamın ötesine geçmek kaçınılmazdır, bu işin doğasında vardır bu. Sine qua non’ (Olmazsa olmaz) koşuludur. Teşhisi doğru koymak gerekir yoksa tabirimi mazur gör, gak dedi guk demesi lazımdı, guk dedi gak demesi lazımdı gibi safsatalarla eleştiri olmaz bu konuda. Şimdi çok ayrıntılara giremeyiz, o başka bir söyleşinin ya da yazının konusu olabilir ama gerçekten bir ihanet de vardır yani. Yazarın ihaneti, çevirmenin ihaneti, okuyucunun ihaneti. Düşüncelerin, heyecanların, duyguların kelimelere dökülmesi hep ihanettir. Çevirinin bir tarifi de tam olarak anlaşılmayan bir şeyden, direnen bir metinden tutarlı bir metin üretmeye çalışmaktır. Dolayısıyla çevirmenin çok iyi bir okuyucu olması gerekir. Çevirmenlik de bir yazı etkinliği ve çabasıdır; bu anlamda yazarla aynıdır ve aynı sorunları yaşar çevirmen: Doğru kelimeyi bulmak, uygun ve uyumlu sesi yakalamak, bir cümlenin ritmini düzenlemek, dilin özelliklerinden yararlanarak şu ya da bu etkiyi yaratmanın yollarını aramak. Ama kendi iç dünyasına bakmaz çevirmen. Bir dış sese duyarlı, yabancı dilde yazılmış metnin sesine duyarlıdır, tek bir şey düşünür: Mesajı aktarmak için kendi sesini ödünç vermek. Ama başka ses tonlarında şarkıyı doğru biçimde söyleyebilmek için özel bir yeteneğe sahip olması gerekir: Yaratıcıyı ve metnini bütünleştirmek, bu bağlamda içeriden empati yapmak. Çünkü ancak bu özdeşleşme noktasından hareketle yansıtabilir özgün yapıtı. Çevirmenin yöntemi resim kopya eden birinin yöntemiyle aynıdır. Bir Caravaggio resminin taklidini yapabilmek için dağınık ayrıntıları bir araya getirmek yetmez, Caravaggio’ya özgü havayı yakalamak gerekir. Bundan sonra taklit yaratıcının elinden neredeyse kendiliğinden ortaya çıkacaktır ayrıntılar. Bilmiyorum lafı çok mu uzatıyorum ama birkaç bir şey daha söyleyeyim: Paris’te bir Yunan çevirmenden dinlemiştim. Bir Borges metni çeviriyormuş, konuşmalarından çok titiz, çok çalışkan bir meslektaş olduğunu anladım. Bir yerde iki tane, sanıyorum tek ya da çift heceli sözcük geçiyormuş. Hiçbir sözlükte bulamamış bu sözcüklerin karşılığını, önündeki arkasındaki cümlelerden de bir şey çıkaramamış. Dövünüp dururken, Borges’in Atina’ya geleceği haberini almış konferanslar vermek üzere. İlk konferanstan sonra hemen yaklaşıyor yanına, biliyorsun gözleri hiç görmüyordu Borges’in, yanındakine anlatıyor durumu. İşte falanca metinde falanca sözcükler ne demek? Borges düşünüyor, hatırlamıyor, çıkaramıyor. "Yarın akşam falanca yerdeyim, oraya gel, orada söylerim sana.” diyor. Gidiyor ertesi akşam gene cevap yok. "Araştırıyorum, yarın akşam falanca yerdeyim. Oraya gel mutlaka söylerim.” Ertesi akşam orada gene yok, yok, yok. "Söylediğiniz şeyi hiç hatırlamadım, hiç bilemiyorum, kusura bakmayın, bildiğiniz gibi yapın, yuvarlayın gitsin!” diyor sonunda. Niye anlattım bunu? Yazar böyle bir sorumsuzluk gösterebiliyor ama çevirmenin böyle bir hakkı yok, tanımazlar o hakkı! En küçük bir şeyde hemen yakasına yapışmaya çalışırlar! Sonuna kadar arayacak, araştıracak, bulacak. Yazar hayattaysa, yaşıyorsa ve ulaşabiliyorsa ona şanslıdır bir derece, yoksa zor! Bir de gözlemlediğim bir şey bu kadar yıldır, çevirmeni bir alet, makine gibi görme eğilimi insanlarda. Sözlüklere falan bakıp, kelimeleri yan yana getirerek duygu ve düşünceleri aktaran bir alet. Oysa çevirmen hele ki kendisi yazar ya da şairse en azından iyi bir okuyucuysa ki öyle olmadan, yukarıda da söylediğimiz gibi iyi bir çevirmen olamaz zaten. Onun da düşünceleri, duyguları vardır. Hayal gücü vardır ve bazen bu hayal gücü gerçek anlamın ötesine geçebilir. Son derece masum bir şeydir bu da bu faaliyet içinde. Burada unutulmaması gereken okumanın yazmaktan farklı bir şey olduğu gerçeğidir. Bir tane Mme Bovary yoktur, herkesin öznel okumasının ürünleri olan Mme Bovary’ler vardır. Sözgelimi bir filmde empoze edilen, bir yönetmenin tercihi olan bir Mme Bovary yüzü bazı seyircilerde hayal kırıklığı yaratabilir.
Bir yazar, şimdi hatırlamıyorum, hangi yazar, hangi dil, kitabının bir çevirisinde bir tek cümlede üç hata bulmuş (anlam karşıtlığı ya da anlam kayması). Ama bunlar öyle yanlışlarmış ki tam da yazmayı, seçmeyi istediği kelimelermiş yani yazar yazarken o yanlışları bulamadığı için orada o sözcükleri kullanmış. Çevirmenin hayal gücünün bulduğu sözcükler bunlar ve elbirliğiyle hayırlı bir sonuca ulaşılmış. Okuyucunun fark edemediği olumlu anlam karşıtlıkları.
Ünlü yazar Handke bir Alman yazarı Fransızcaya çeviriyor; Alman yazar çeviride anlam karşıtlıkları buluyor ama çok olumlu buluyor bunları (çünkü çevirmen de ünlü bir yazar ve onun da bir yaratıcılığı var), vasiyet ediyor ve Handke’nin daha sonraki bütün karşıt anlamlı çevirilerinin olduğu gibi bırakılmasını istiyor. Çünkü bunlar belki de yazarın o an isteyip de beceremediği şeylerdir. İşte Eraycığım bizim dünyamızdan bir kesit. Artık daha fazla uzatmayalım.
– Öyle deme; çok iyi oldu çeviri ve çevirmen konusundaki görüşlerinde ayrıntıya girmen. Söylediklerin hem ufuk açıcı ve hem de üzerinde düşünülmesi, tartışılması gerekli şeyler. Son bir soru: Sana "2025 Institut Français Çeviri Onur Ödülü” verildi. Söz konusu kurum ve ödül için de bilgi verir misin?
– Valla ben de ödülü alacağım sırada öğrendim. Beş yıl önce başlamışlar! Daha önce de çevirmenlere tek tük de olsa ödül veriliyordu. Hatta benim de bir iki kez özyaşamöykümü istediler. herhalde böyle bir amaçla. Onların "Ordre National du Mérite”, "Palmes Académiques” gibi ödülleri var. Akademisyenlere, yazarlara, şairlere, bu arada çevirmenlere de verdikleri ödüller. Şimdi çevirmenleri ayırmışlar anlaşılan. Bu Institut Français Onur Ödülü, dediğim gibi beş yıldır veriliyormuş. Sadece çevirmenlere. Ayrıntısını bilmiyorum. Her yıl yarışma açıyorlarmış, özellikle gençleri özendirme amacıyla. Çeşitli kategorilerde birkaç dalda bir yarışma. Kazananlara para ödülü de var. Bu meyanda gene her yıl bir de onur ödülü veriliyor. Bana verilen ödül bu. Ha bir de bu ödül her yıl bir çevirmenin anısına veriliyor. Benimki Vedat Günyol anısınaydı. Daha öncekilerden biri Tahsin Yücel anısına imiş. Öbürlerini bilmiyorum.
– Bunca emekten sonra ödülü hak ediyordun. Ödül sana yakıştı!.. Hem arkadaşın, hem okurun ve hem de çeviriyle uğraşan biri olarak bu içtenlikli ve bilgilendirici söyleşi için sana teşekkür ederim. Çeviredur ama defterlerde yazılakalmış duran yazılarını da derleyip topla ve yayımla artık. Sağlıcakla kal.
Mayıs 2026