BEHÇET NECATİGİL 110 YAŞINDA
Behçet Necatigil’in 1979’da ölümünün hemen ardından hazırlanan Tüm Eserleri’ne her yıl yeni kitaplar ekleniyor. Çocukluk-gençlik yazıları, kitaplaşmamış düzyazıları, radyo uyarlamaları, kasideleri, mektupları ve kimi çevirileri arşiv çalışmalarının verimleri olarak okurla buluşan kitaplar arasında. Bu çalışmaların son örnekleri, mektuplar külliyatının altıncı kitabı olan ve yakın dostu Tahir Alangu’yla mektuplaşmalarının yer aldığı Hani Seninle Susar, Yürür ve Susardık ile Knut Hamsun’dan çevirip radyoya uyarladığı Göçebe oyunu oldu.
Bir başka gelişme, şairin 45. ölüm yıldönümünde, 13 Aralık 2024 günü erişime açılan "Necatigil’in Odası” adlı arşiv sitesi (necatigil.com). Ailesinin muhafaza ettiği arşivden örneklerin sergilendiği site, dijital bir müze niteliğinde. Necatigil’in kızı yazar-çevirmen Ayşe Sarısayın ve editör Serenad Demirhan, şairin doğumunun 110. yılı vesilesiyle uzun yıllara yayılan bu süreci konuştular:
AS: Babam öldüğünde yirmi iki yaşındaydım. Şiirlerini severek okumama rağmen şairim olmamıştı henüz, varlığı bana güven veren, çok sevdiğim babamdı sadece. 1999’da, sonradan senin çalıştığın Serin Mavi mektupları ablamla birlikte yayına hazırlarken, onun hiç bilmediğim gençliğiyle karşılaştım. Annemle evliliklerinin ilk yılları, karısına âşık bir genç adam, şiirlerinin ve kimilerine benim de tanıklık ettiğim "ev halleri”nin arka planı… Ölümünden 20 yıl sonra babamla yeniden tanıştım adeta. Çok Şey Yarım Hâlâ’yı yazarken ulaştığım bilgiler, evde pek konuşulmayan çocukluğuna ve gençliğine ilişkin ayrıntılar, şiirlerine daha içeriden bakmamı sağladı. Yaşamıyla yazdıkları arasındaki bağlantıları kurabilmeye başladım. Kitap bittiğinde babam, şairim olmuştu artık.
Her şey kendi yolunda, usul usul akarken, annemin 2013’te ölümüyle yeni bir dönem başladı, dipsiz kuyu diye tanımladığım arşivi devraldım. Arşive sahip çıkmamın nedeni öncelikle sorumluluk duygusuydu, yanı sıra vefa, gönül borcu, merak da söz konusu elbette. Aynı boyutta değilse de başka çalışmalarım da var bu alanda: Erdal Öz biyografisi Unutulmaz Bir Atlı, Elif Daldeniz kitabı Denize Yazıldı, Selim İleri’yle edebiyattaki 50. yılı için hazırladığımız O Aşk Dinmedi, geçmişe dair tanıklıklarımın yer aldığı anı-denemelerden oluşan Bir Roman Kadar Uzun. Her birinin türü, tarzı farklı olsa da, beni bu çalışmalara benzer duygular yönlendirdi. Tanıdığım veya tanıdığımı sandığım kişinin eserleriyle yaşamı arasındaki bağlantıları kurabilmek, yaşanılanın ya da yazılanın arka planına geçip yeni bir şeyler keşfetmek, ek olarak sadece bir edebiyat mirasına değil, geçmişe de sahip çıkma isteği… Yine de bu arşivle tek başıma baş edebilmem imkânsızdı, hep tekrarladığım gibi, sen olmasan olmazdı, senin katılmanla devamını getirebildik. Bu boyutta bir işin büyük bir ekip çalışması gerektirdiğini bilseydim, cesaret edemezdim belki de.
Ben de sana benzer bir soru sorayım. Yaklaşık 10 yıldır birlikte çalışıyoruz. İlk ortak çalışmamız deneme niteliğindeydi, devamının nasıl gelişeceğini bilmiyorduk henüz. İlk deneyimlerin nasıldı? Bildiğim kadarıyla dünyasına aşina olduğun bir şair değildi Necatigil, zamanla yaklaştın o dünyaya. Bugün nasıl bakıyorsun, neler değişti?
SD: İlk kitaptan bu yana 10 yıl geçtiğine hâlâ inanamıyorum. Bu süreçte bende de çok şey değişti elbette. Önce eşine yazdığı mektuplardan oluşan Serin Mavi’yi arşivdeki Huriye Necatigil mektuplarıyla karşılıklı hale getirerek genişletilmiş 4. baskıyı hazırlamıştım, hemen ardından Unamuno’dan çevirdiği 1954 tarihli Yaman Adam adlı kitabını arşivde daktilo edilmiş olarak bulduğumuz, kitaplaşmamış diğer öyküleri de dahil ederek yeniden hazırladım. 2026 yılına geldiğimizde çalıştığım kitap sayısının 12’ye ulaştığını fark ediyorum. Başlarda arşive gazetecilik refleksiyle yaklaşmıştım, benim için çok keyifli bir süreçti. Kendimi biraz da bir şairin dünyasını anlamaya çalışan bir dedektif gibi hissediyordum, gerçi hâlâ öyleyim, yaklaşınca katman katman açılan bir dünya burası. Sorularım bitmedi, bulduğum yanıtlar her seferinde yenilerini sorduruyor bana. Şaşırmaya, heyecanlanmaya devam ediyorum. Tabii ki bunda Necatigil’in beslendiği kaynakların çeşitli olmasının yanı sıra, üretimlerinin de farklı türlerde olması etkili. Objektifliğini, hayatla ve insanlarla arasındaki mesafeyi de seviyorum. Şairliğine girmeden; işine özen, emeğe saygı, fikritakip ve dinmeyen merakını ekleyebilirim bunlara. Kronolojiyi hazırlarken fark ettiğimiz gibi hayatının her bir dönemi ve eserleri için uzun uzun konuşulabilir.
Dijitalleştirme fikrinin nasıl doğduğundan ve devamında arşivin herkese açılma serüveninden bahsedelim mi?
AS: Ablamla beraber annemin evini boşaltırken yaptığımız kaba tasnifin ardından senin devreye girmenle birlikte yeni yayınlara öncelik verdik. Necatigil külliyatına ölümünden onlarca yıl sonra yeni kitaplar eklenmesi bizi motive eden önemli bir unsurdu. Bu süreçte arşivdeki belgelerin zamanın yıpratıcı etkisine daha fazla direnemeyeceğini, önlem alınmazsa eriyip yok olacağını da gördük. Arşivi koruyabilmek için uygun koşullar oluşturabilme imkânımız yoktu ama bunu dijitalleştirerek yapabileceğimizi düşündük. Ne var ki 3 yılın ardından taradığımız belgelerin sayısı beş bini aştığında, henüz el süremediklerimizin bu sayının en az 2-3 katı olduğunu fark ettik. O anki ruh halimi, "Ömür biter, bu arşiv işi bitmez!” duygusunun yarattığı ağırlıkla tam bir bozgun olarak hatırlıyorum. Web sitesi açarak örnekler sunma fikri, bu bozgunu aşma isteğiyle oluştu herhalde.
Bir yol haritası belirlemek için örnek alabileceğimiz pek fazla çalışma olmaması da ayrı bir sorundu tabii. İşin bu kısmıyla sen daha çok ilgilenmiştin, hatırladığın örnekler var mı?
SD: Dijital arşiv alanında yapılmış çalışmalar vardı elbette ama ne yazık ki çok fazla değildi, bir aile arşivi ise neredeyse hiç yoktu. Yurt dışındaki arşivler –hatta burada da– genelde kurumlar üzerinden çalışılıyor. Bir yazarın veya alanında önemli bir ismin terekesi üniversiteye, vakfa, yayınevine, ya da çeşitli bankaların kültür kurumlarına bağışlanmış oluyor ve halihazırdaki ekipler bu birikimin tasnifi, kataloglaması, dijitalleştirilmesi, çevrilmesi, kitaplaşması ve etkinliklerle duyurulması işlerini yürütüyor. Ciddi bir bütçe ve meslekten profesyonel çalışanlar eşliğinde. Bizimki ise her adımda öğrenerek, deneyerek oldukça mütevazı koşullarda gerçekleşti. Aile ve yakın çevreyle yardımlaşmalar dışında her şeyi kendimiz halletmeye çalıştık. Zorluklar keyfi de artırıyor şüphesiz ama hâlâ altından kalkamadığımız pek çok konu var. Elbette ki önerilere açığız, "Necatigil’in Odası”yla biraz da bunu gündeme getirmek istedik aslında.
SD: Necatigil’le ilgili en bilindik fotoğraflar, odasında olanlar gibi geliyor bana. Sadece kütüphanesiyle değil, kendine özgü çalışma alışkanlıklarıyla da tek bir fotoğraftan onunla ilgili pek çok şey görülebiliyor. Kapandığı, ürettiği ve biriktirdiği o dumanlı oda. Arşivdeki binlerce belgeye dışarıdan bakınca, ilk önce bu kadar malzemeyi odasına nasıl sığdırabilmiş diye düşünüyor insan, istiflemek için özel yöntemler bulmuş olmalı diyor. Nitekim arşivden çıkan hemen her belge ve obje, yani şiir müsveddeleri, çalışma notları, kutuları, kartları, sigara paketleri, kahve fincanı, kendi icadı kalem uçları vb. tüm materyal, bana onun odasında olduğumuz duygusunu verdi. Ve bu odayı yeniden kurmaya çalıştık elimizdeki belgelerle. Tabii Necatigil’in öğrencisi, sonradan yakın dostu Hilmi Yavuz’un Behçet Hoca kitabına da aldığı bir yazısındaki o mükemmel "Odası dünyadan büyük” tanımlaması da kulaklarımızdaydı.
Sitede 10 ana kategori başlığı var, masası ise en fazla alt başlığın olduğu bölüm. Necatigil’in odasını, masasını en iyi sen biliyorsun, nasıl hatırlıyorsun bu odayı, siteye yansıtabildik mi dilediğince?
AS: Tam da dediğin gibi hatırlıyorum, dumanlı, ek olarak biraz serin: "Kışlar yazlar serince / Açık kapı.” Bir mektubundaki deyişiyle "çıfıt çarşısından farksız”, karmakarışık görünen ama kendine has bir düzeni olan sığınak. O düzen olmasaydı, bu akıl almaz biriktirme alışkanlığıyla aradığını bulabilmesi imkânsızdı. İlginç olan şu ki, yaşadığı tüm evlerin en küçük odalarında oldu hep, dar mekânları seçti. Belki bize alan yaratma çabası da vardı bu tercihlerinde, kim bilir…
Çalışma düzeniyle ilgili ayrıntıların çoğunu bilmiyordum. Yaptığı tüm çalışmaların müsveddelerini, notlarını olduğu gibi sakladığını ben de sonradan gördüm. Sanırım onun yöntemini en iyi yansıtan belgeler, şiir müsveddeleri. Her bir şiirini, üzerinde bir-iki kelime değiştirdiği kopyaları dahil ya bir topluiğne ya da ataşla tutturarak saklamış.
Odası olduğu şekliyle muhafaza edilemedi ne yazık ki, bu yüzden arşivindeki belgeleri yeniden tasnif etmek çok zaman aldı. Kitapların büyük bir kısmı ve dergi koleksiyonları ise masası ve bazı eşyalarıyla birlikte Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne bağışlanmıştı zaten.
Odayı ana hatlarıyla yansıtabildiğimizi düşünüyorum, bence atladığımız bir alan yok. "Masası” kavramını simgesel olarak kullandık; belirlediğimiz başlıklar altında o masada yaptığı çalışmalara, ilgilendiği alanlara, biriktirdiği malzemeye mümkün olduğunca yer vermeye çalıştık. Hatta gündemimizden düşmeyen geçim derdine de: "Hepsini birden istemek / Yersiz, / Zamanı var / Biz zengin değiliz.”
Masasındaki bölümlerden biri olan "Eşyalar Mezarlığı” başlığı önce biraz ürkütmüştü beni. Bu ifadeyi babamın bir mektubundan alıntıladık gerçi, benim aklıma gelmezdi. Sende nasıl bir duygu yaratıyor bu başlık ve yıllar yıllar öncesinden bugüne kalan objeler?
SD: Necatigil, eşyalarıyla neredeyse duygusal bir ilişki kuruyor, Serin Mavi’deki mektuplarda eşine onlara nasıl davranması gerektiğini yazarken ne kadar hassas: "Minyon saat her gece kurulmaya alışmıştır (…) yokluğumu hissederse içlenir” ya da "Kahve kutusunu hor tutma, nazik muameleye alışıktır, dârıdünyada bir Behçet’in bir sevgili eşyasıdır, sırçadan narindir, kırılabilir.” Yine bu "mezarlık”taki daktiloya eskiden kolay kolay sahip olunamadığını da mektuplardan öğreniyoruz. Okuduğumuz bazı ayrıntılar, eşyaların anlamını da zenginleştiriyor. Örneğin Tahir Alangu’nun 1937’de Berlin’e giden Necatigil’in oradan daktilo getireceğini hayal etmesi ama aynı paraya 20-25 cilt kitap alınabileceğini öğrenince daktilosuzluğa ikna olması. Veya daktilosu olmayan Kâmuran Şipal’in bir öyküsünü Necatigil’in kendi daktilosunda yazıp ödül başvurusuna göndermesi ve bu öykünün ödül alması… Anneannesinin mührü de 1900’lerin başından bugüne ulaşabilmesiyle bana çok etkileyici gelen bir obje. Ya da kendi icadı kalem uçları, Yeni Dergi’deki "elle elli kurşunkalem sivriltmesi” yazılarına da ilham olduğu için hâlâ yaşıyor gibi. O biraz da dalga geçercesine "eşyalar mezarlığı” diyor ama hikâyeleriyle bugün bile bize bir şeyler anlatıyorlar. Metafora dönüşen bu tabirin sitenin dijital müze özelliğini tamamladığı da bir gerçek.
Bir de "Kutular” bölümü var, bu kutulara dair tanıklıklarından bahseder misin?
AS: Babamın masasındaki objelerin çoğuna aşinaydım, söz ettiğin mührü de hatırlıyordum ama ilk kez büyütülmüş bir fotoğrafta, anneannesinin adıyla birlikte görünce çok etkilendim, Tahir Alangu’yla yaptığı söyleşiyi çağrıştırdı bana: "Ben iki ev arasında büyüdüm. Anneannemin birinci evi, babamın ikinci evi. İlk anamı iki yaşımda kaybettim. Anneannem beni masallarla büyüttü. Ben farkında olmadan masallar içime sinmiş.” Bir de şu dizelerini: "Bir ıstampa ve mühür / Hâlâ eskimedi.” Eskimeyen bu mühür Necatigil’in dünyasını da simgeliyor sanki, dışarıdan bakınca düz ve yalın, yaklaştıkça katmanlarla açılan bir dünya…
Kutular önemliydi onun çalışma yönteminde. Her şeyi kutularda biriktiriyor, çalışacağı her konu için bir kutu oluşturarak sistemini fihrist mantığıyla kuruyordu. Hatırladığım örneklerden biri, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nün yeni baskı çalışmaları. Okuduğu kitaplardan, dergilerden, gazetelerden çıkardığı notları, kestiği kupürleri önceden hazırladığı bir kutuda, alfabetik olarak açtığı isimler altında biriktirirdi. Kimin hangi kitabı çıktı, hangi dergi kapandı ya da o yılın edebiyat ödülleri kimlere verildi? Zamanı geldiğinde büyük ölçüde bu kutulardaki bilgilerden yararlanarak ilgili çalışmayı yapardı. Bilgisayarın olmadığı yıllarda bilgisayar mantığıyla çalışıyor aslında. Masasındaki kutular değişiyordu, tümünü saklayamasak da birkaç örnek kaldı elimizde.
Başlangıçta söz ettiğim, yaşamıyla yazdıkları arasındaki bağlantılara da örnek oluşturuyor bu kutular. "Kutularda Sinek” adlı bir radyo oyunu vardır. Oyundaki karakterlerden biri, Eleştirmeci şöyle der: "Efendim, ben topladığım muazzam malzemeyi önce... yukardan aşağı on sıra büyük kutular var ya... onlarda istif eder, sonra yandaki dört sıra küçük kutulara sığdırabilmek için geniş ölçüde kırpar, kısaltırım. Büyük kutular sır kutularıdır.” Diyaloglar devam eder, sonra diğer karakter, Yazar sorar: "Sanatçıları kutularda istif ettiğinizi söylüyorsunuz. Af buyurun, ben hangi kutudayım, hiç değilse uzaktan görsem?” Eleştirmeci’nin yanıtı şöyledir: "Siz hangi kutudasınız? Mesele! Evet, bir sanatçı olamazsınız, ama edebiyat tarihi de büsbütün inkâr edemez sizi. Size de bir yer ayırmak zorunda.” Kutuları nasıl kullandığını bildiğimiz zaman, oyundaki diyaloglara yüklediğimiz anlamlar da genişliyor.
Necatigil’le bu kadar haşır neşir olmana rağmen, bana göre nispeten daha dışarıdan bakan biri olarak "Jüri Notları” ne ifade ediyor senin için? Bu başlık altındaki belgelerden çıkan Necatigil kimliği hakkında neler söylersin?
SD: Necatigil özellikle genç edebiyatçıları yüreklendirme yaklaşımında; hatta onları yurtdışında da duyurma gayretini, Tercümemi Nasıl Buldunuz? kitabındaki Alman Türkologlarla olan yazışmalarından takip edebiliyoruz. Jüri notlarında da benzer şekilde edebiyatla ve edebiyatçılarla ilişkilenme biçimini görüyoruz, emeğe saygılı, incelikli ve özenli, beğenmediklerini gerekçelendirirken de oldukça açık sözlü. Sait Faik Hikâye Armağanı, Yunus Nadi Roman Ödülü, TDK Ödülleri, Orhan Kemal Roman Armağanı, Sedat Simavi Ödülleri gibi belli başlı ödüllerde jüri üyeliği yapmış, her seferinde kapsamlı raporlar yazmış. Bu raporlardan, eserleri değerlendirme kriterlerini de görebiliyoruz. İstifaları da meşhur aslında, gerekçeleriyle birlikte siteden takip edilebilir.
Ödüller, armağanlar geçmişte açıkça tartışılan konular arasında. Necatigil de son tahlilde eleştirel yaklaşıyor bu sürece: "İsterdim ki bu tür her armağanda ilk tur ve sonuç dökümü sanat dünyasına bildirilsin! Fakat oyların gizli kalmasında, üyelerden bir kısmının, üzerlerine kırgınlık çekmemek endişesi mi rol oynuyor nedir, birçok jüriler bunu doğru bulmuyor.” Tartışma yaratan eserlere dair eleştirilerle ilgili en sevdiğim yorumu ise şöyle: "Oktay Rifat’ın ‘İskele’ şiirindeki gibi: Denize baksam / Kayığın hatırı kalır / Ağaca baksam / Bulutun / Peki ya iskele? – Hâsılı, sıkıntılı bir iştir aslında.” Jüri üyeliği sırasında biriktirdiklerini de edebiyatımızda isimler ve eserler sözlüklerinde kullanmış, heba etmemiş tabiri caizse.
Necatigil’in şiirlerini nerelerde yazdığını, müsveddelerindeki notlardan görebiliyoruz, bunların çoğu bugün artık var olmayan mekânlar ne yazık ki. İstanbul kültür hayatının nasıl değiştiğini izlemek mümkün bu sayede. Örneğin "Edebiyat Matineleri” de dönemin simgesel etkinliklerden biri. Sitede bir bölümü bu döneme ait belgelere ayırdık. Sen nasıl hatırlıyorsun matineleri?
AS: Geçmişin edebiyat matinelerini babamdan değilse de annemden çok dinlemiştim. Efsane gibi anlatır, o günleri tekrar yaşardı adeta. Matinelerin yıldızı olan kimi şairlere, örneğin Özdemir Asaf’a ilişkin anılar, ünlü "Lavinia” şiiri ya da babamın "Edebiyat Matinesi” şiiri… Onun deyişiyle "bir salgın halinde tertip edilen” edebiyat matineleri notlarını, çeşitli davetiyeleri arşivde ilk gördüğümde heyecanlanmıştım, dinlediğim anekdotların somutlaşmış halleriyle karşılaşmak çok hoş olmuştu. Bu belgelere baktığımızda matinelerin liselerde, üniversitelerde, sadece edebiyatla ilgili alanlarda değil, mühendislik ve hukuk fakültelerinde de düzenlendiğini görüyoruz. İncelenmesi gereken bir konu olduğunu düşünürdüm hep. Erol Gökşen’in Türkiye’de Edebiyat Matineleri – Bir Hafıza Mekânı İncelemesi adlı kitabı bu konudaki bir boşluğu doldurdu bence.
Babamın şiir müsveddelerinde Çapa otobüsü notu da var Safa meyhanesi de ama artık olmayan mekânlarla da sıkça karşılaşıyoruz. Şişhane, Samatya, Tophane, Yedikule kahveleri, Beşiktaş İskele Gazinosu – ki benim de çocukluk anılarımda önemli bir yeri vardır – ya da Sait Faik’in bir öyküsüne adını veren Eftalikus’un Kahvesi… Kentler değişip dönüşürken yitip giden mekânlar, ancak belgelerle kayıt altına alınıp gelecek kuşaklara aktarılabiliyor.
"Ses” şiirinin ilk müsveddesinde "Oktay Akbal’ın bahçesinde, Levent, 9/10 Ağustos 1971” notunu görmüştüm – çocukluğumda ve gençliğimde birkaç kez gittiğim, hâlâ anımsadığım bir evdir. Sanatçıların, edebiyatçıların yaşadığı, ürettiği evlerin kayıt altına alınması da çok önemli. Necatigil bu konuda şanslıydı, "Küçük ahşap bir dizi evlerdi / On yıl önce o sokak / Sonra geniş caddelere çıktık / Apartıman - - sizden uzak.” dizeleriyle başlayan, çok sevdiğim "Eski Sokak” şiirine konu olan Camgöz sokağına adının verilmesinin yanı sıra, son 15 yılını geçirdiği Deniz apartmanı girişine Şehr-i İstanbul Derneği tarafından bir plaket konuldu. Günümüzün gitgide vahşileşen ortamında kimi ne kadar ilgilendirdiğinden bağımsız, değerli buluyorum bu çabaları. Biz de yaşadığımız Heybeliada’daki Kütüphane Derneği’nde benzer çalışmalar yaptık; Ahmet Rasim’in, Akillas Millas’ın, Nezihe Meriç’in, Petros Markaris’in ve Zeyyat Selimoğlu’nun yaşadığı evleri kayıt altına aldık. Seninle de ilk kez bu dernekte bir araya gelmiştik, uzun yolculuğumuzun başlangıcına vesile olmuştu bu işler.
Arşive dönersek, henüz dijitalleştirilmeyen belgeler için neler söyleyebiliriz?
SD: Necatigil’in ölümünün ardından Bütün Eserleri’ni yayına hazırlayan Hilmi Yavuz şöyle diyor: "Daha sonra biz, Ali Tanyeri ile birlikte bulduğumuzda onları, çok şaşıracaktık. Çünkü yazıp yayımlamadıkları, yazdıklarının neredeyse üç katıydı!” Burada üzerine "Terk!” notu düşülmüş şiir müsveddelerinden de bahsediliyor. Sitedeki "Terk”ler bölümünde birkaç örneğe yer verdik. Bu sayıyı tam olarak söyleyebilmek şu an bile zor ne yazık ki, ama on bine yakın müsveddeden bahsediyoruz toplamda. Buz dağının görünen yüzü böyle.
Görünmeyen yüzü ise ağırlıkla Arapça Farsça defterler, çeşitli çalışma notları, resmî kurum yazışmaları vb. belgeler. Alanda çalışanlar için çok zengin bir kaynak.
Arşiv çalışmalarına nasıl devam edeceğimizi de konuşalım mı?
AS: Sitede oluşturduğumuz kategorilerde Necatigil’in şair, çevirmen, sözlükçü, öğretmen, orta halli vatandaş, eş ve baba olarak farklı kimliklerini yansıtmaya çalıştık. Bir yıl içinde 10 ana başlık altında Masası, Müsveddeleri, Kütüphanesi, Mektupları, Eserleri, Çocukluğu, Öğrenciliği, Öğretmenliği, Ev- Aile- Yakın Çevre ile Ölümü ve Sonrası bölümlerini açtık, siteye bine yakın görsel yükledik. 2026’da, Necatigil Şiir Ödülü’nün 40 yıllık arşivinden örnekleri, hakkında yazılan kitapları ve tezleri ekliyoruz. Gelişmeleri sosyal medya hesaplarımızdan ve sitedeki blogdan duyurmayı sürdüreceğiz. Yaşayan, canlı bir arşiv sitesi oluşturma duygusuyla yola çıkmıştık, bu doğrultuda devam etme çabasındayız. Yeni eklenen belgelerin, mini röportajların ve senin hazırlamaya başladığın Necatigil Sözlüğü’nden örneklerin verildiği aylık bir bülten de sitede yer alacak.
Arşivden çıkacak yeni kitaplara gelirsek: Şimdilerde radyo uyarlamaları yayına hazırlanıyor. Bu uyarlamaların bir bölümü, yerli edebiyatımızdan olanlar 2019 yılında çıkan Konuş ki Göreyim Seni adlı kitapta toplanmıştı, sırada kendi çevirilerinden uyarladığı oyunlar var. Son olarak Dünya Nimeti’ni (Knut Hamsun) hazırladın, devamı da gelir umarım.
Web sitesini erişime açtıktan sonra tanıtmak ve duyurmak amacıyla iki sergi düzenlediğimizi de eklemek isterim. Yine her aşaması kendi emeğimiz olan çalışmalardı, keyifliydi.
Edebiyat tarihine bir not düşmek ve araştırmacılara kaynak oluşturmak amacıyla yola çıkmıştık, bugün geldiğimiz noktada bu notu düştüğümüzü söyleyebilirim. Araştırmacılara ne ölçüde kaynak oluşturacağını ise zaman gösterecek çünkü yolculuk sırasında yeni yollar açılabilir. Bilinmezlerle dolu bir macera! Ortak dileğimiz, bu maceranın sonunda arşivin tümüyle değerlendirilmesi…
"Babam ve şairim” diye başladık konuşmaya, Çok Şey Yarım Hâlâ’nın son cümlesiyle bitirelim: "Kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü şairim babam.”